Senem Gezeroğlu ile Zaman Dursun İstedim-Meral Afacan Bayrak

Meral Afacan Bayrak
SENEM GEZEROĞLU İLE ZAMAN DURSUN İSTEDİM
29.03.2016
Yağmurlu bir güne yakışan kitaptır en çok… Sağanak ya da usul usul yağar o. Bazen, aynı hızla koşarsın yağmurda. Nereye mi? Size doğru gelen bir kitaba doğru. Bu bir tercihtir. Sıradan bir eylem değildir okumak. Bir yandan okuyup, bir yandan yazmak hele. Müşküldür. Emeğin, uykusuzluğun, çabanın, umudun ayak sesine sağır olmamaktır bir anlamda bu hal. Zarif, naif, tatlı bir okuntu gibi, kilometrelerce öteden çağırır bizi kitaplar. Bir çağrıya uyduk yine. Senem Gezeroğlu’nun İz Yayıncılık’ tan çıkan yeni öykü kitabı, “Zaman Dursun İstedim” e dair Bir Nokta Dergisi okurları için söyleştik.
Senem Hanım, kitabınız hayırlı olsun. “Harflerin Aşkı da, insanlardan kaçıp kendi kozama çekildiğim zamanlarda harflere duyduğum aşkın,  okumaya ve yazmaya olan tutkunun kitabıdır. Sığınağımdır.”  diyorsunuz. İçe dönük bir deneme olan “Harflerin Aşkı” ndan sonra öykü kitabıyla yine gündemdesiniz. Neden öykü?
Öncelikle bir kitabın zamanı durdurma çağrısını duyduğunuz; kıymet verip, zaman ayırdığınız için ben teşekkür ederim. Zaman yağmurlu bir günde durmuş, ne mutlu bana…
Joseph Cambell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu”ndaki kahramanı metaforik bir anlamda düşünürsek, bu dünyada hepimiz birer yolcuyuz. Bu uzun (zaman göreceliydi değil mi, belki de kısa, çok kısa) yolculukta en büyük yaşama uğraşımız ise kendimizi anlamak ve anlamlandırmak. Neden bu yolda olduğumuzun, kim olduğumuzun farkına varmak, varmaya çalışmak… Harflerin Aşkı da benim içe doğru yaptığım yolculukların ürünüdür. Neden içe doğru yolculuk, neden kaçış, neden sığınak, neden okumaya ve yazmaya sığınmak? Şöyle…
Kendimi anlamaya çalıştığım (ama hiçbir zaman başaramadığım) bu yolda önce etrafa yani dünyaya baktım. Bir şeyler akıp gidiyor. Zaman, mekân, insan hepsi akıp gidiyor. Çok hızlı hem de… Bense bu kaosta öylece duruyorum. Yalnız bu kaostan yara almadan kurtulmak mümkün değil elbette. Zaman akıp giderken çarpıyor, kırıyor, bin parçaya bölüyor. Yaralanıyorum. Yaraları sarmak için, dışarıdaki dünyaya uyum sağlayamayan biri olarak, kendi içimde yeni bir dünya kuruyorum. İnsan, cüzi iradesiyle nasıl yeni bir dünya inşa edebilir ki? Kimi sesleri seçer müzik yapar, kimi renkleri seçer resim yapar. Hepsi bir kaçışın, arayışın çırpınışlarıdır. Ben de harfleri seçtim. Çünkü var oluşumu anlamlandıracak sembollere ihtiyacım vardı. Yazarak dünyadan kaçmak, yazarak kendi içimde kurduğum dünyaya sığınmak… “Harflerin Aşkı” bu sığınmaların, hayal âleminin, eski edebiyatın yansımalarıdır. Düştüğü dünyaya ilk anda alışamayan bir uyumsuzun kendine mazmunlar âlemi yaratarak insanlardan kaçmasıdır. Ama bu kaçış fiziksel bir kaçış değildir. Bireysel, içseldir; güzergâh da dışarıdan içeriye doğru döngüsel bir çizgide ilerlemektedir.
“Neden öykü?” sorusunu da bununla ilişkili cevaplarsam… Kendini ve dünyayı anlamlandırmaya çalışan bir insanın kozasına çekildikten sonra boş durmaması. Kurduğu yeni dünyaya yeni karakterler katması. Dışarıda hayat akarken yani gerçekler tüm gerçekliğiyle size çarpıyorken, bu çarpılma anlarında hayalleriniz kırılıyorken, bir şeyler ölüyorken… İçinizdeki hayat devam ediyor bir şekilde.Kurduğunuz yeni dünyada nefes almaya çalışan hayali karakterler oluşuyor. Benim de yıllarca içimde yaşayan hayali karakterlerim, “Zaman Dursun İstedim”in öykü kişileri artık kendilerine bir beden istedi diyelim. Dışarı çıkmak istediler, ben de izin verdim. İşte bu yüzden öykü…

Pavese’ nin, “Günleri değil, anları hatırlarız.” sözüyle biten öykü kitabınız, “Zaman Dursun İstedim” ismini taşıyor. Zamanı dondurmak mı istiyorsunuz öykülerinizde? Ne istiyorsunuz “saat” ten tam olarak? Beklentiniz nedir?
Ben saatlerden bir şey beklemiyorum ama saatler benden çok şey bekliyor. Zaman olanca hızıyla akarken onu bölmemi, ona göre yaşamamı, tüm hayatımı planlamamı istiyor. Ki saatler bile zamanı tam olarak ölçemiyor aslında. Sadece ölçtüğümüzü varsıyoruz. Ya da zihnimizde olayları kronolojik olarak sıraya dizdiğimizde zamana bir anlam kattık sanıyoruz. Sonsuz ve karanlık bir boşlukta dönüp duruyoruz farkında olmadan. Ömür geçiyor. Geriye sadece “an”lar kalıyor. Kısa, kısacık anlar… Şöyle bir oturup geçmişi (henüz geçmemiş de olabilir) düşündüğünüzde başından sonuna kadar herhangi bir günü hatırlamamız mümkün değil. Bu olağanüstü bir hafıza olurdu. Hatırladığımız tek şey, zihnimizde kalan parçalar oluyor. Bizde iyi ya da kötü bir etki bırakan ya da belki hiçbir anlamı olmayan anlar… Sadece o anları hatırlıyoruz. Ve zaman, zihnimizde öylece donuyor. İnsanın ölümüyle de son buluyor. Ben son bulmasın istedim, zaman dursun istedim. Belki de yazmak, zamanı durdurmanın yollarından biridir.

Muzipçe bir yaklaşım görüyorum hayata dair bu öykülerde. Kısa kısa cümleleri tercih etmeniz sonsuzun içinde “an”ı tercih etmenizle doğru orantılı mı? Muradınız nedir?
Çok güzel yakalamışsınız gerçekten. Dikkatiniz için teşekkür ediyorum. Öykülerimde zamanı tüm boyutlarıyla kullanmaya çalıştım. Mesela zamanı yetiştiremeyen bir akademisyen, bir saatin içinde yaşayan ve zamana sığamayan iki insan, yaşadığı zamana aykırı düşen bir hasta, farklı zamanlarda yaşamış Leyla ve Romeo’nun ortak zamanlarda kesişen imkânsız aşkı, bir otobüsten karşı otobüse sıçrayan kısacık bir an, zaman yolculuğu… Hepsinin ortak noktası zamandır. Zaman da zaten anların toplamı değil midir? Geçmiş de gelecek de şimdi de öyle… Sadece şimdiki an var. Bergson’un süre diyalektiği gibi… Ya da Heidegger’in “Varlık ve Zaman”da belirttiği gibi… Gerçek şimdiki an, geleceği yiyip bitiren geçmişin ele avuca sığmaz ilerleyişidir diyor. Aristo da “an” kavramına odaklanıp geçmişi (artık-değil) ve geleceği (henüz-değil) anın parçaları olarak görüyor. Tüm zamanları “an”da toplamak mümkün yani. Tüm öyküleri de… Çünkü bu öykülerin de yaşanma, yazılma ve okunma anları var. Kısa cümlelere gelecek olursak… Konuşmaktan çok susmayı sevdiğimi söylemiştim. Ama öyle bir susma olmalı ki bu, an gibi kısa ve derin de olmalı. Bunun için de kısa ama etkili kelimeler, bu kelimeleri yan yana bir arada kullanma sanatı, kelimelerin çağrışımlarıyla örülmüş kompozisyonlar benim için önemli… Çok uzun cümleler de kullandığım oluyor ama hemen yanına tek kelimelik keskin duraklar girebiliyor. İnişli çıkışlı… Hayat gibi…

Yer yer iç dökmekle meşgul kişiler görüyoruz. Hayata, insanlara nasıl bakıyorsunuz? Öyküler her şeyi anlatmanıza yetiyor mu?
Sondan başa dönerek cevaplayayım. Tersine akan bir saat gibi… Öykü değil destan yazsam yine de her şeyi anlatamam. Mümkün değil. Ne kadar anlatıyorsam en az bir o kadarını da saklıyorum zaten. Çoğunlukla susuyorum. Benim hedefim ne anlattığımdan çok nasıl anlattığımla anılmak. Hayata ve insanlara gelince… Nasıl bakıyorum? Kırık bir aynanın ardından bakıyorum sanki. Kırık olan benim. Onlara bakınca da kırılmışlıklarını, yaralarını görmeyi seviyorum. Çünkü o yaralarda ben varım. Kendimi başkasının kırık dünyasında görmeyi seviyorum. Ayna demiştim değil mi? Ama keşke aynaya her baktığımda kendimi görebilsem… Bazen oralarda kaybolduğum oluyor. Bir hikâyenin peşinden sürüklendiğim oluyor. Hikâye içinde hikâye açılıyor. Ama tüm bunlar oluyorken dışarıdakiler hiçbir şeyin farkında olmuyor. İnsanlar konuşuyor, çocuklar koşturuyor, çiçekler açıyor, yemekler hazırlanıyor, sabah oluyor, akşam oluyor, içimizde bir şeyler ölüyor filan. Ben de bu döngünün içinde ne yakalayabilirsem atıyorum bir köşeye. Zihnimde biriktiriyorum bir müddet. İçimde büyüyorlar, vakti gelince de söz istiyorlar. Konuşmaya başlıyorlar. Bu sefer ben onların hikâyesini dinliyorum. İç dökmekle meşgul öykü kişilerimin hikâyesini… Dinliyorum çünkü onların da ilk aşamada benden başka kimsesi yok. Öykü kişisi olarak bile yalnızlar. O yüzden öykülerimde dialog yerine monolog tercih etmişimdir. Bir diğer neden ise öykü kişilerinin ruhsal portresini yansıtmak için en iyi tekniğin monolog olduğunu düşünüyorum. Bilinçakışıyla birlikte kullanıldığında ortaya güzel sonuçlar çıkıyor.

“İnsanların her biri birer ada. Adalar birbirine ne kadar da ırak. Ama en çok kendilerine… Herkes ne kadar da yabancı… En iyisi yazmak, yazıya sığınmak…” diyen öykü kişisine katılıyor musunuz? Yazmak için yeterince bahaneniz var mı?
Düşünce ve davranışlarına kesinlikle katılmadığım öykü kişilerim de var ama evet, buna katılıyorum. Kendisi büyüdükçe dış dünyası küçülen ve insanlardan kaçan, asosyal bir öykü kişisinin cümlesi bu. Nihayetinde her birimiz bu dünyada yalnızız. Kabullensek de kabullenmesek de her birimiz çok yalnızız. Etrafımızda kimi zaman kuru kimi zaman dolu kalabalıklar oluyor. Tek başına olmuyoruz, evet. Ama bu yalnız olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Tek başınalık fizikseldir, bedenen bir başına olma hâlidir. Ama yalnızlık içseldir. Ve tekrar ediyorum, hepimiz yalnızız. Hangimiz bir diğerinin içini tam olarak bilebilir ki, daha kendi içini bile bilemezken?
İşte bu yüzden, içimizde kök salan ezeli ve ebedi bu yalnızlığı biraz olsun hafifletmek için bir şeylere sığınmak, tutunmak şart. Ben de yazıyı daha genel anlamıyla edebiyatı seçtim. Yazmak için yeterince bahanem var. Var oluş gibi mesela… Eğer varsam, şu an yaşıyorsam yazabilirim demektir. Yazdığım için var olmuyorum ama var olduğum için yazıyorum diyelim. Bu da yazmak için en genel sebeplerden biri. Daha ne olsun ki…

Sorularıma cevap verdiğiniz için, kıymetli vaktinizi ayırdığınız için okurlar adına teşekkür ederiz. Yolunuz açık olsun.
Ben teşekkür ederim, zamanınız bereketli olsun.

senemgezeroglu_p68zid